16 Aralık 2013 Pazartesi

Prisoners

2013 yılı ABD yapımı
Tür : Gerilim,Suç, Dram
Süre : 153 dk
IMBd puanı : 8,1

Yok arkadaş yaa midem ağrıya ağrıya seyrettim nasıl bir sürükleniş nasıl bir gerilim anlatamam, film bitti kendimi bir anda bu satırları yazarken buldum inanın arada 5 saniye falan var offf fena...

Aynı kasabada birbirine komşu iki ailenin küçük kızlarının aniden ortadan kaybolması ile başlıyor konu... ama ne ortadan kayboluş anlatamam, öyle gerildim ki "beni kimse tutmasın !!! filmin içine giriyorum ben de aramaya başlayacağım kızları" dedim o kadar yani. 

Tabi siz bu mu sürükleyici dediğin konu diyorsunuzdur içinizden, hiç de farklı değil, bu tür konusu olan bir sürü de film seyretmiş olabilirsiniz elbette ki.. ama kurgu başka kardeşim bambaşka...

Küçük kaybolan kızlardan Anna'nın babası Keller Dover rolünde hepimizin yakinen tanıdığı Hugh Jackman’ı görüyoruz, Tanrı’ya inancı sonsuz olan Keller filmin başından sonu kadar agresif, kendi doğrularında ilerleyen bir karaktere bürünmüş. Diğer kız olan Joy’un babası ise Franklin Birch yani Terrence Howard. Franklin, Keller ‘a göre daha mantığı ile hareket edip sakin kalmayı becerebiliyor. Ve her suç filminde olduğu gibi ünlü polisimiz Detective Loki rolünde çok beğendiğimi itiraf edeceğim Jake Gyllenhal var.

Filmde her karaktere çok belli bazı özellikler oturtulmuş. Mesela Paul Dano muhtemel suçlu rolünde, silik, koca gözlüklü, Iq’su yeterince gelişmemiş, iletişimde sıkıntılı ve hatta fiziksel temastan kaçınan biri. Benim hayranlığımı gizleyemediğim Detective Loki ise boğazına kadar kapalı gömlekler giyen, göz kırpma tikine sahip, asla hiçbir olayı çözümsüz bırakmamış ve kaybetmeye tahammülü olmayan bir kimlikte. Bu kadar farklı kişilerin bir araya gelmesi ile gerçekten farklı bir film seyretmiş oluyorsunuz.

İnsanın kendini bırakın çocuğuna bir zarar geldi mi dünyayı yakıp yıkası gelir ve hatta bir belirsizlik varsa ortada o hiç tahammül edilesi bir durum değil. Yani düşünsenize kaç gün, kaç saat çocuğunuzu hiç görmemeye ondan hiç haber almamaya katlanabilirsiniz ki ?? Bu sebeptendir ki Keller devamlı polisleri taciz edip olayı sıcak tutmaya çalışıyor kendi bildiği doğruların üstüne ilerliyor, bu sırada polisin de eli armut toplamıyor tabi ki ama ateş düştüğü yeri yakar…

Filmin duygusal tarafının yanında işlenişide çok başarılı, ne düpedüz her şeyi ortaya seriyor ne de ters köşe yapıyor. Bir başka bir hal var senaryoda. Alıp çekiyor işte içine …

Ya son ?  işte o kısmı muallak, tamamı değil ama bir kısmı sonuçlanmıyor. Bu filmin devamı yapılır diye aklımda geçirmediğim değil. Bitiş sanki başka bir şeylerin başlangıcı olacak gibi hissettirdi bana ?? bildiğimden değil gerçekten, ben öyle hissettim …

Diyorum ki gerilin ve izleyin !!!

İyi seyirler …

Sevgiler & Saygılar
 

3 Aralık 2013 Salı

Jobs

2013 yılı ABD yapımı
Tür : Biyografi, Dram
Süre : 122 dk
IMBd puanı : 5,6

Herkesin çok yakından takip ettiği Apple'ın kurucusu Steve Jobs'un hayat hikayesini anlatan bir film var karşımızda... Jobs adeta teknolojinin dahi çocuğu olarak adlandırılmakta ve bugünkü neredeyse hepimizin elinde yer alan telefon, tablet vb birçok teknolojinin mucidi olmuş biri.

Filmde Jobs'u canlandıran karakter genelde ucuz komedi filmlerinde yer alıp muhakkak ama muhakkak çıplak poz vermeden duramayan Ashton Kutcher yer alıyor. Bana önceden sorsanız Kutcher'ın bu tarz biyografik bir filmde ne işi var derdim. Yok ama öyle olmamış işte. Demek ki önyargı gerçekten kötü bir şeymiş, seyretmeden hemen karar verilmemeliymiş :)) Kutcher'ı özellikle yapılan makyaj sonrası Jobs'un ilerleyen yaşlarında çok daha başarılı buldum. Kendini beğenmiş, dünyayı adeta ben yarattım tavırları üzerinde hiç sırıtmamış. Hatta çok net ... bu filmi seyrettikten sonra bir sürü insan Jobs'dan nefret edecektir ki biraz geç kalmış durumdayız. Kendisi nadir görülen bir pankreas kanserine yakalanarak 2011 de vefat etmiştir.

İnsanlar hırslı olabilir, ama bu hırs kendine ve etrafındaki kişilere zarar vermeye başlarsa işte o zaman önüne geçilmesi gereken bir duygu halini alır. Jobs'un en başından beri yanında yer alan iş arkadaşları ile yolunu nasıl ayırdığını görmek insanı gerçekten iğreti ediyor. Herşey para mı diyorsunuz ? Aslında herşey para değil Jobs için, o adeta dünya ile o adeta kendi ile yarışıyor. Bu yarış asla sona ermiyor, hep ileriye bir ileriye...

Filmin sonunda gerçek hikayede yer alan kişiler ile filmdeki karakterlerin fotoğrafları bir arada gösteriliyor bu çok hoşuma gitti. 122 dakika boyunca seyrettiğimiz kişilerin gerçekte kimler olduğunu görmek farklı bir yaklaşım olmuş. Bir de gerçekten fiziksel olarak benzetmişler karakterleri, bunu da görmek çok eğlenceli bir hal alıyor :))

Jobs'un ne kadar mükemmelliyetçi olduğu, hataya ve önemsiz görülmeye ne kadar tahammül edemediğini film bize gerçekten net bir şekilde yansıtıyor. Bir dönem kendi kurduğu şirketten atılması da zaten bu tahammülsüzlükleri sebebiyle gerçekleşmiş. Sadece kendi doğruları ile ilerleyen bir insan yaptığı yanlışları tabi ki göremez değil mi ? Firmde de firmanın yönetim kurulunun olaya müdahale ederek Jobs'u adeta kapı dışarı etmesi bu durumu net ortaya koyuyor ama Jobs ne yapıyor ???  asla pes etmiyor ve tekrar sahalara geri dönüyor :))

Biyografi seyretmeyi sevip teknoloji ile ucundan bucağından ilgiliyseniz buyurun size derim...

İyi seyirler :))

Sevgiler & Saygılar





6 Kasım 2013 Çarşamba

The Lifeguard

2013 yılı Abd yapımı
Tür : Dram, Romantik, Komedi
Süre : 98 dk
IMBd puanı : 5,5

Öncelikle belirtmek istiyorum ki her filmi kendi orijinal dilinden seyretmek gerekiyor. Yani bu benim naçizhane fikrim tabi. Bence asıl duyguyu, tonlamayı ve vurguyu orijinal kayıt daha net veriyor. bu konuda baştan anlaşalım :)) Aynı düşünce ile orijinal dilinde seyrettiğim bir film ile karşınızdayım.

30 yaşına basmak üzere olan Leigh (Kristen Bell) tam da hayatını nasıl sürdürmek istediğini düşünürken bir anda pılını pırtını toplayıp ailesini evine geri döner. Aslında bu durum çok da alışılagelmiş olmuyor yani tam tersini görmeye alışkın değil miyiz ? çocuklar bir yaşa gelir ve kendi ayaklarının üzerinde durmak isteyip ayrı evde yaşarlar... İşte burada olaylar farklı bir noktada ilerlemeye başlıyor.

İnsan belli bir yaşa geldikten sonra şöyle bir geçmişe bakıp neler başarıp, neler başaramadığını sorgular ya içinden ve tartar bazen hayatı... işte beklentinizi gerçekleştiremediyseniz (ki büyük hayalleri olanlar bu durumu daha depresif karşılar) hayal kırıklığı ile karşılaşırsınız.

Filmdeki ana karakter olan Leigh de yaşadığı bu hayal kırıklıkları sonucu geçmişe dönmek ister. Halbuki lise döneminde çok başarılı bir cankurtaran olmuş yıl sonu konuşmacısı olarak da seçilmiştir. Belki de eski yaşadığı yere ve arkadaşlarına dönme arzusu geçmişteki başarılarını tekrar hatırlamak isteyişinden kaynaklanıyordu ??? Birnevi başarısızlıklarını unutma çabası da denilebilir...

Tam da hayatının bu zor döneminde tanıştığı 16 yaşındaki Jason (filmde küçük Jason olarak anılıyor) yani David Lambert onu başka bir yöne savuracaktır. Leigh onu kendi hayatının ne kadar değerli olduğunu ve yaşının/yaşadığı yerin/okulunun kıymetini bilmesi gerektiğini öğütleyecektir. Filmin ilerleyen dakikalarında bu arkadaşlık duygusal ve bedensel bir birlikteliğe dönüşüyor... Bu sırada annesi ve babası ile olan ilişkisi ve arkadaşlarının hayatına bir anda geri dönmesi her şeyi daha da zor bir hale getiriyor...

Filmde bolca küfür ve argo söz duymak mümkün, beni bu durum bir süre sonra rahatsız etmeye başladı. Şöyle ki normal bir konuşmada bile "evet" diyecekleri yere argo cevap veriliyor. İtici olmuş...

Bir de söylemem gerekir ki bazı sahneler pek aile ortamında seyretmeye uygun bölümler değil. sonra söylemedi demeyin :))

Ben Kristen Bell'i hep romantik komedi filmlerde görmeye alışmışım bu bana bir tık daha dram işi geldi. Ama yalan yok, oyunculuklar sizi hiç sıkmıyor.

Filmin sonu beklentiyi karşılıyor ve ben gerçekten memnun kaldım.

Sizin de bu memnuniyeti yaşamanızı isteyip iyi seyirler diliyorum :))

Sevgiler & Saygılar




24 Ekim 2013 Perşembe

Ya Sonra

2011 yılı Türkiye yapımı
Tür : Romantik, Komedi, Dram
Süre : 105 dk
IMBd puanı : 5,2

Kabul ediyorum fazla Türk filmi seyretmiyor ve takip etmiyorum. İnanın özellikle yaptığım bir şey değil, Genelde yabancı bir film seyrettikten sonra nedense bana Türk filmleri yeterli gelmiyor. Ama tabi bu önyargılı yaklaşımımı kıran bazı filmler de olmuyor değil :)) İşte bahsettiğim filmlerden biri de  2011 yılında  Özcan Deniz’in yazıp yönettiği ve gerçekten beni hem eğlendiren, hem hüzünlendiren "Ya Sonra" filmidir. Hatta aynı dönem vizyona giren "Aşk Tesadüfleri Sever"'i de solladığını düşünüyorum. Bu fikrimi filmde Mehmet Günsur'un inanılmaz, dayanılmaz çekiciliği ve etkisi olduğu halde verdim durumu siz düşünün yani :))
O dönem çıkan haberleri de hatırlıyorum Ya Sonra filmi ilk 3 günde Oscarlı filmleri gişede geçmişti. Demek ki benim kadar beğenenler de olmuş.
Her filmin sonunda iyiler kazanır ve sevgililer birleşir evlenir film biter... ama burada evlilikten sonra film başlıyor. yani beni bu taraftan yakalamayı başarmıştı bir kere. Adem (Özcan Deniz) ve Didem (Deniz Çakır) monotonlaşan evlilikleri için çaba göstermeye başlamış ama birden kendilerini farklı birer dünyada bulmuşlardı. Yaşanan başka ilişkiler, maddi zorluklar, arkadaş etkileri sonunda onları boşanmaya kadar getirse de aslında kalplerinden birbirlerine bağlanan zincirlerin asla kopmadığını fark edecekler...
Arabesk tarzını pek benimseyemedim ama Özcan Deniz bir başka olmuş bu filmde ... Hele üç silahşörler gibi takılan Ragıp Savaş, Özcan Deniz ve Erdem Akaakçe'nin diyaloglarına bayılmıştım. Buradan sesleniyorum kesinlikle bu üçlü başka bir projede daha bir araya gelmeliler. Ve tabi ki Barış Falay'ın filme kattığı o karakteristik etkiyi de göz ardı etmemek lazım :))
Filmin soundtrack'i Atakan Ilgazdağ'ın seslendirdiği "Hayat Arkadaşım" şarkısını hiç dinlediniz mi bilmiyorum ? Ne zaman dinlesem tüylerim diken diken olur. O kadar işler insana. Dinlemediyseniz şayet bu konuda ısrarcıyım, dinlemelisiniz... Hatta ve hatta sizin için bir güzellik yapıp linki aşağıda ekliyorum :)) Böylece dinlememeniz için hiçbir bahane de bırakmamış oluyorum :))
Eğer izlemediyseniz keyifle izleyeceğiniz bu filmi de huzurlarınıza sunmaktan mutluluk duyuyorum :))

İyi seyirler...

Sevgiler & Saygılar

Atakan Ilgazdağ  - Hayat Arkadaşım

19 Ekim 2013 Cumartesi

Jagten

2012 yılı Danimarka yapımı
Tür : Dram
Süre : 115 dk
IMBd puanı : 8,3

Günün birinde Danimarka yapımı bir film için 115 dakikanı harcayacaksın deselerdi vallahi inanmazdım ama insanın başına her an her şey gelebiliyor :)) Şaka bir yana İngilizce adı "The Hunt" Türkçe çevirisi de her zamanki gibi anormal şekilde tercüme edilen "Onur Savaşı" filmi beni duvardan duvara vurdu diyebilirim. Aslında bu filmi ilk kez bir arkadaşımın tavsiyesi ile inceleme fırsatı bulmuştum o sırada seyredemedim, hazır vizyona gireceği dönemde yine önüme çıkınca seyretme şansı buldum.

Danimarka yapımı bir filmi deyince bence akla ilk ve hatta tek gelen oyuncu olan Mads Mikkelsen filmi alıp götürmüş. Mikkelsen'u ben şahsen ilk "Yasak Aşk" filminden tanımıştım. Son olarak da "Hannibal" ın dizi versiyonunda kendisine görebilmemiz mümkündür. Onun o karizmatik yüz ifadesi, herhangi bir mimik yapmadan bile her şeyi anlatan yüz hatları, olayı bitiriyor diyebilirim.

Bu filmin konusuna gelirsek eşinden ayrılan ve oğlu ile ilişkiyi kesmemek için çabalayan Lucas (Mads Mikkelsen) kendine yeni bir hayat kurmak ve oğlunu yanına almak için çabalamakla meşguldür. Bu sırada yuvada çalışmaya ve orada tanıştığı bir kadın ile ilişki kurmaya başlamıştır. Görünürde hayatı düzene girmeye başlasa da yaşayacağı olayları hiç aklına getirmemiştir elbette.

En yakın dostunun kızı olan Klara bu yuvadaki bir öğrencidir. Hepimiz biliriz çocukların hayal gücünü ... İşte bu hayal gücü ile Klara, Lucas ile ilgili yetişkin ve çocuklar arasında geçmemesi gereken bazı olaylar yaşadığını anlatmıştır. Bu durum Lucas'ın Klara'ya cinsel tacizde bulunduğu büyük bir olaya dönüşür. Bu olaydan sadece Klara ve Lucas değil tüm kasaba halkı etkilenecektir. Lucas en yakın dostu ile arasındaki ilişkiyi koruyabilecek mi ? gerçekten bu küçük kıza bir tacizde bulunmuşmuydu ? peki oğlu bu olaylar karşısında nasıl hissedecekti ? tüm bunların sırasıyla çözüldüğü bir film karşımızda...

Aslında konu, film bile olsa çok zor ele alınan ve bıçak sırtı bir konu. Yani sahneler ve anlatım çok önemli. sizi iğrendirecek bir düzeyde de tutabilir veya bu filmdeki gibi düşünmeye de sevk edebilir...

Küçük, tatlı,masum bir kıza mı inanmak kolay yoksa yalnız,kırk yaşlarında olan bir erkeğe mi ? Klara bu tip bir olayı yaşamadan nasıl uydurabilir ki ? işte böyle düşünmüyorsunuz filmde... Seyrettikçe Lucas'ın yerinde olsaydınız nasıl bir tepki verirsiniz diye aklınıza geliyor.  İftiraya uğramak bu kadar kolay mı, yıllardır sizi tanıyan insanların bir anda size hayvanmış gibi bakması, yaşamamanızı istemesi gerçekten çok acayip...

Peki bu filmi ailecek izlemeyin diyor bazı yorumlar, çoluk çocuk seyretmesin ama siz muhakkak seyredin derim. Beni bir tek "bir yıl sonra" kısmı sinir etti. Yani filmlerde oldum olası bir yıl sonra, beş yıl sonra kısımlarına takılırım. Olayın oluşu ve devamlılığı bence çok önemli. O bir yıl arada ne oldu, seyreden herkes farklı bir yorum çıkarabilir ? bunu tam kafamda bu film için oturtamadım. Ve maalesef bu kadar seyredin dediğim filmin sonunu da çok keyif alarak tamamlayamadım. Sadece son sahne vurmuş seyirciyi diyebilirim. Yine yorumlarda gördüm ki herkes sonu anlayamamış...

Mikkelsen dışında tabi ki küçük kız çocuğu rolündeki Annika Wedderkopp'da içinize işleyen o kocaman gözleri ile bakıyor. Onu da rolünde başarılı bulmamak elde değil, hatta ve hatta oynadığı rolü düşünürsek tacize maruz kalan bir çocuk için gayet başarılı bir performansa sahip..

Alışılagelmiş yapımların dışına çıkmak ve konu olarak da sizi sarsan bir film seyretmek isterseniz buyurun derim :))

İyi seyirler...

Sevgiler & Saygılar













8 Ekim 2013 Salı

The Call

2013 yılı Abd yapımı
Tür : Suç, Gerilim, Macera, Polisiye
Süre : 94 dk
IMBd puanı : 6,6

Bir kere baştan söyleyeyim film nasıl başladı nasıl bitti ben hiçbir şey anlamadım. Sürükleyici ve sarsıcı !!! zaman adeta su gibi akıp gitti...

Film başlıyor ve adrenalin başlıyor., yani sizi bekletip sıkmıyor, 1.dakikasından itibaren asıl olayların içinde buluyorsunuz kendinizi. Bu yönü çok hoşuma gitti bekletip bekletip ikinci yarısı coşmuyor sizin anlayacağınız... Coşarak başlıyor ve aynen devam ediyor.

911 ekibinin yaşadıklarını, hayatlarından bir kesit görünce ne kadar stresli ve zor bir iş yapıldığını anlıyorsunuz hayatı tamamen size bağlı yardım isteyen insanlar. Ve ne kadar çok insanın yardıma ihtiyacı oluyor diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Aslında bu tarz filmleri genelde gece seyredince çok daha etkileyici oluyor ama film kendine o kadar bağladı ki beni, gündüz seyrettiğim halde aynı duyguyu yaşayabildim .


Jordan Turner (Halle Barry) deneyimli bir acil arama sorumlusudur. Bir gün gelen bir arama sonucu telefondaki kıza yardım edemez ve kız ölür. Bu olay Jordan'ı derinden etkiler ve arama sorumlusu görevi yerine aynı bölümde öğretmenlik yapmayı tercih eder. Aylar sonra yine gelen bir telefon tekrar eski görevine dönmesine neden olur. Jordan karşısındaki kurban olan Casey Welson ile iletişim kurmaya çalışır. Ona bir savaşçı olduğunu ve asla pes etmemesi gerektiğini hatırlatır. Jordan bu sefer katile ulaşabilecek mi ? Yoksa ilk olaydaki gibi kızın ölmesine mi sebep olacaktır ?

Filmdeki beni en etkileyen sahne ikinci kurban olan Casey Welson'un (Abigail Breslin) ailesine bir bagajdan veda ettiği sahne oldu. Düşünseniz belki de az sonra öleceksiniz ve bir bagajdasınız ? Elinizde sadece bir telefon en fazla ne yapabilirsiniz ki ? sadece bir veda... inanılmaz güzel canlandırılmış ve o çaresizlik duygusu süper bir şekilde ön plana çıkartılmış.O kadar ki kendimi resmen o bagajda hissettim bir an... Fena çok fena :((

Filmdeki dikkatimi çeken diğer bir konu  da suçlu olan kişi filmin en sonunda ortaya çıkar ya , hani siz o mu bu mu diye düşünür durursunuz... Burada böyle bir durum söz konusu değil. Yani katili tahmin etmeniz gereken bir durum yaratılmamış, çünkü katil baştan beri belli zaten. Asıl konu kızı öldürmeden yakalanabilecek mi ? Bunu tabi ki söylemeyeceğim size :))

Filmde kötü adam rolündeki Michael Foster'ı (Michael Eklund) gerçekten başarılı buldum. Bir insan sapıklık derecesinde nasıl sevilebilir resmen bunun örneğini yaşattı bana. Eklund'un sinirlendiğinde yüzünün aldığı şekil, kararlılık derecesinde işine odaklanmış olması, önüne ne veya kim çıkarsa çıksın kararını değiştirmeyen ve herşeyi göze alan tavrı gerçekten muhteşemdi...

İyi seyirler :))

Sevgiler & Saygılar

30 Eylül 2013 Pazartesi

Safe Haven

2013 ABD yapımı
Tür : Romantik, Dram, Gerilim, Gizem
Süre : 115 dk
IMBd puanı : 6,4

Öncelikli olarak yine sıkılmadan seyredebileceğiniz bir filmi karşınıza çıkardığımı söyleyerek başlamak istiyorum.

Filmin kısaca özetine gelirsek Katie'nin (Julianne Hough) belli ki bir şeylerden ve birilerinden kaçar gibi çıktığı yolda kaderi onu Soutport'a götürür. Bu şirin sahil kasabasında karşısına iki çocuk babası Alex (Josh Duhamel) çıkacaktır. Bakalım bu iki kişinin kaderi onları nerelere sürükleyecek ?

Katie başına gelenlerden dolayı (bu kısım filmin başında büyük bir gizlilikle saklanıyor) kendini tüm insanlara kapamış tek başına yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Ancak yaşadığı yerin küçük bir kasaba olması sebebi ile Alex'i görmemesi adeta imkansızdır. Üstelik Alex devamlı alışveriş yaptığı marketin de sahibidir ki bu onunla daha fazla zaman geçirmesine sebep olmuştur. Buradaki gizemli hava filmin sonuna kadar rahatça korunmuş. Yani Katie'nin başına gelenleri hemen anlayamıyorsunuz. peşindeki kişi kim ? Neden kaçmış ? O bir suçlu mu ? devamlı bu sorular dolanıyor kafanızda. Kesin karara varmanız ise tam da sevdiğim gibi sonlara yaklaşırken belirleniyor
.


Filmin türünde ne kadar da dram geçse de ucundan yakalamış gibi duruyor. sizi salya sümük bir hale getirecek düzeyde değil yani... ama başta da dediğim gibi gizem ve gerilim gayet mevcut.

Ben Julianne Hough'ı maalesef fazla tanımıyorum. Şöyle bir oynadığı filmleri araştırırken 2011 yapımı "Footloose" filmine rastladım ki kesinlikle seyretmem gereken bir film olduğuna karar verdim. İçinde müzik, dans, coşku, aşk hepsi var. Seyrettikten sonra muhakkak yazarım size de...  Josh Duhamel için ise söylenecek fazla bir şey yok yine rolünün hakkından gelmiş.  İkiliyi de gayet beğendim.

Dediğim gibi sonu baştan belli olmayan ve sıcaklığı izleyiciye geçen bir film. Sahil kasabası ortamında geçtiğinden bol bol deniz, güneş, kumsal görmeniz mümkün...

Son olarak filmden anlayacağımız ise yaşadıklarınız sebebi ile kaybettiğiniz sevinci, güveni hayatınıza giren doğru kişi ile tekrar kazanabilirsiniz ...

İyi Seyirler :))

Sevgiler &Saygılar



23 Eylül 2013 Pazartesi

Now You See Me

2013 yılı Abd yapımı
Tür : Suç, Gizem, Gerilim
Süre : 115 dk
IMBd puanı : 7,3

Vizyona giren Turkish adı ile karşınızda "Sihirbazlar Çetesi"

Oldum olası sihir, büyü, sihirbazlık, gizem, mistik olaylara karşı hep ilgi duymuşumdur. Yani genel olarak insanlar bu tip olaylara korku ile yaklaşırken bendeki his hep merak duygusu olmuştur. Bu filmi de konusu gereği merak içinde seyretmeye başladım. Bir sonraki sahnede sihirin ipuçlarını bulabilecek miyiz ? Aslında diğer filmlerden iki kat fazla gözle seyrettim dersem yalan olmaz :)) o sihiri çözmek bana inanılmaz bir haz verecekti... Göz yanılması olduğunu bildiğiniz yerlerde bile bu yanılmanın nerden, nasıl kaynaklandığını bulma arzusu... İşte beni bu filme çeken duygu :))

Karşımızda ne yaptığını çok iyi bilen gerek ukala gerek kibirli tavırlarıyla dört sokak sihirbazı mevcut. Bu dört kişi bilinmeyen biri (ki bu kişinin kim olduğu filmin sonuna kadar gizemini net olarak korumuştur) tarafından bir araya getirilerek günümüzün Robin Hood'u olarak insanların karşısına çıkartılıyor. İlk şovlarında bir Fransız bankası soyuyorlar. Bu da peşlerine iki polisin düşmesine sebep oluyor. Sonuçta banka soymak bir suç değil mi ? Ama tabi bunu kendi yöntemlerince yapıyorlar. Yani bildiğimiz yöntemlerdeki gibi kafalarına bir maske geçirerek değil...

Bu dört süvarinin (filmdeki adları) karşısındaki polislerden biri yeni yetme bir Fransız, diğeri ise deneyimli Amerikalı. İki polis onları yakalayabilecek mi tabi gerçekten suç işledilerse ? Sonuçta bu bir sihir öyle değil mi :)) Mark Buffalo deneyimli polis olan Dylan rolünde.  Dylan'a göre sihirbazlar insanların zayıf yanlarından faydalanarak onları kandırmakta. Bu düşünce ile sihirbazları hiç ciddiye almayan bir tavır içinde...

Morgan Freeman filmde daha önce kendisi de sihirbazlık yapmış sorasında ise sihirbazların açıklarını ortaya çıkarmakla görevlendirmiş bir şovmen rolünde. O da bu dört sihirbazın gerçekte yaptıklarını ve sırlarını tüm halka açıklamak için adeta canla başla çalışıyor.

Filmin çekimi resmen görsel şölen niteliğinde, gerçekten para harcanmış... O şov sahnelerinin her biri birbirinden heyecan verici bir atmosfer içinde geçiyor. Kendinizi koltukta oturmuş film izler gibi değil adeta şovun içindeki binlerce seyirciden biriymiş gibi hissediyorsunuz.

İkinci gösteri sırasında resmen ağzım açık kaldı yaptıklarını o kadar güzel sergiliyorlar ki hayret etmemek elde değil. Son gösterideki ışık şovu sizi büyülüyor. Bunların hepsi asında gerçek, sihir denilen bir şey aslında var diyorsunuz !!!

Sona gelirsek açıkçası ben sonun bir kısmını tahmin edebilenler arasındayım, ama kendimi hep farklı sona hazırladığım için film bitene kadar kafamda binlerce senaryo kurdum, Gizemli kişi kim çıkacak ? Bu dört kişiyi bir ara getirme sebebi nedir ? Ben genelde yorumlarımda fazla ipucu vermeyi sevmiyorum çünkü ben de farklı bir yorumu okurken ipucu almayı sevmem. Sonuçta sonunu bilip seyredilen bir film bana aynı adrenalini maalesef vermiyor...

Kısaca ne derler bilirsiniz ABRA KADABRA :))

İyi Seyirler...

Sevgiler & Saygılar


 
 
 
 
,





17 Eylül 2013 Salı

O Bir RIHANNA !!!

Bugünkü konumuz beylerin ağzının suyu akarak izlediği ve hatta bayanların da hayran kaldığı RIHANNA  ...

Bildiğiniz üzere kendisi Barbados'lu R&B ve pop şarkıcısı olup namı tüm dünyayı sarmıştır. O kadar ünlü oldu ki resmen dünya RIHANNA'dan sonra Barbados diye bir yerin var olduğunu öğrendi. Zaten kendisi bu ülkenin tanıtımını yapmak için kültür elçisi görevini edinmiş durumda. O kadar ki Google'a Barbados yazınca görsellerinde RIHANNA çıkıyor, çok komik ama gerçek :))
7 yaşında şarkı söylemeye başlayan Rihanna'nın keşfedilme hikayesi 15 yaşında oldu. Bu yıllarda zaten müzik okuluna giderken iki arkadaşı ile bir grup kurmuştu  Grubun Barbados'ta tatil yapan ünlü müzik yapımcısı Evan Rogers ile karşılaşması tam bir dönüm noktasıydı. Grup içinde sadece Rihanna beğenildi ve halen günümüze kadar süren serüveni başlamış oldu.

Nerdeyse yaptığı her albüm müzik listelerinde bir numaraya yükseldi ve hatta haftalarca orada kaldı. En zorlu ülke listelerinde bile ki bunlardan biri İngiltere'dir. Umberalla, We Found Love, SOS, Unfaithful, Don't Stop The Music, Diamonds, Man Down en çok beğenilen şarkıları arasında ön planda yer alıyor. Bunların yanında Jay-Z ile düeti olan Umbrella şarkısından ilk Grammy ödülünü aldı.
Sadece albüm çıkarmakla kalmayan Rihanna aynı zamanda da bir moda ikonu. Her albümünde farklı bir tarafını yansıtırken bu farklılık hem şarkılarına hem de saç ve giyim tarzına yansıyor. Şimdi aklıma acaba bugüne kadar kaç farklı hale girmiştir gibi bir soru geldi ? Bu kadar fazla imaj değiştirmek aslında bence bir cesaret işi. Zaten güzel kadın, ona her imaj yakışır da diyebilirsiniz ama bir bakıyorsunuz saçlarını erkek gibi kestirip siyaha boyatıyor tam bir vamp havası, bir bakıyorsunuz uzun ve sarı hanım hanımcık bir hal ...  o kendini acaba hangi hali ile daha çok beğeniyor sormak isterdim :)) 
Tamam biliyorum az biraz magazinsel olaylara da değin diyeceksiniz ve ben de 2009 yılında yaşanan dayak hadisesine konuyu getireceğim. Asıl olay o dönemde gerçekleşmesi planlanan Grammy ödül törenindeki performansının iptal edilmesi ile başladı. İnsanlar bunun sebebini araştırırken birden dayak yemiş yüzü gözü mor, şiş bir fotoğrafı ortaya çıktı. Tabi işin aslı sonradan anlaşıldı. O zamanlar Rihanna'nın erkek arkadaşı olan Chris Brown (ki daha önce kendisi ile ilgili bir post paylaşmıştım) 'dan dayak yemişti. Tabi ki bu kesinlikle kabul edilemez bir şeydi. Ama Rihanna Brown'dan şikayetçi olmadı. Bu da halen ona olan tutkusunu gösteriyor şeklinde dedikoduların yayılmasına sebep oldu. Halen günümüzde bile ne zaman bir araya gelseler tekrar birleşiyor haberleri magazin gündemini meşgul eder.
Kısadan hisse karşımızda yaptığı her işte başarıyı yakalamış, bir şarkıcı, moda ikonu, kültür elçisi hayırseverlik konusunda da kendine düşen görevleri yerine getiren bir star yer alıyor. Ben şahsen onun 3 oktav olan sesini çok beğeniyorum. Bazı şarkılardaki iniş ve çıkışları ve ses rengi çok hoşuma gidiyor. Tarzı tavrı herkese göre farklı gelebilir ama daha çok yıllar karşımıza çıkacağına ve albümleri ile insanları coşturacağına inandığım biri RIHANNA ...
Sevgiler & Saygılar
 

Diamonds
http://youtu.be/lWA2pjMjpBs



SOS
http://youtu.be/IXmF4GbA86E




We Found Love ft. Calvin Harris  
http://youtu.be/tg00YEETFzg

 


Where Have You Been
http://youtu.be/HBxt_v0WF6Y

 

12 Eylül 2013 Perşembe

Stoker

2013 yılı Abd, İngiltere ortak yapımı
Tür : Gizem, Korku, Dram
Süre : 99 dk
IMBd puanı : 7,0

Nasıl ki bir çiçek rengini seçemezse biz de olduğumuz şeyden sorumlu değiliz ...

Filmleri izlemeye başlamadan bir iki tane bile olsa muhakkak yorum okurum. Yazanlara körü körüne bağlanmam ama illaki okurum. Sanırım bu benim için bir çeşit alışkanlık haline geldi. Belirtmem gerekir ki film için kimse ortada kalmamış. Yani beğenen, harika film diyenin yanında sakın izlemeyin diyenler de var. Anlayacağınız en iyisi kendim izleyeyim ve kararı vereyim diyorsunuz.

Zamanının çoğunu babası ile ava çıkarak geçiren India (Mia Wasikowska) onun ani ölümüne alışmaya çalışırken bir anda karşısına daha önce hiç haberdar olmadığı amcası Charlie (Matthew Goode) çıkar. Annesi (Nicole Kidman) ile pek ortak noktası olmayan India'nın aileye yeni katılan amca ile hayatı nasıl değişecek ?

Bir kere şu noktada muhtemelen çoğunuz benimle aynı fikirdedir, estetik yaptıran insanların kesinlikle ve kesinlikle mimikleri kayboluyor. Burada bahsettiğim Nicole Kidman'ın ta kendisi. Bana göre istediği kadar inandırıcı oynasın o yüzündeki ifade , bakış asla değişmiyor. Bu da onu daha az seyretmek istememize neden oluyor. Yani bana hep yapay gelmiştir, doğal bir havası maalesef yok.

Onun dışında India rolündeki Mia Wasikowska bildiğiniz hayalet gibiydi filmde. Beyaz bir yüz, donuk bir ifade. Kaç kez güldü inanın hatırlamıyorum, seyrederken ne kadar bıkmış hayattan diyorsunuz adeta. Matthew Goode ise çok akılda kalıcı bir performansa sahip değildi desem yeridir.

Filmde India ve Carlie'nin bir piyano çalma sahnesi var ki gerçekten muazzam, bu sahneye bayıldım. Bir kere yavaştan başlayıp hızlıya doğru ilerleyen ve heyecanı soluksuz yaşatan müzik insanı inanılmaz derecede etkiliyor. İkili çalınınca piyano çok daha dinlenesi bir hal alıyor. O sahnede vermek istedikleri tutku işte tam da hissettirdiği buydu ...


Aklımda kalan diğer bir unsur filmdeki sahneler arası geçişlerin çok başarılı olduğu. Bir saç sahnesinden yeşilliklere geçiş kısmı vardı gerçekten harika ve beklenmedik olmuş. Sahne çekimleri sanırım oyuncuların hepsinin renkli gözlere sahip olması sebebiyle (bu kısmı tamamen sallıyorum kafamdan) çok yakın çekilmiş. Ama öyle bakın izleyin hak vereceksiniz bolca sahnede oyuncuların sadece kafa kısmı çekilmiş :))

Son ise beklentimi maalesef karşılamadı, daha gizemli bir şeyler olsun istemiştim ama olmadı :(( dolayısı ile ortaya çıkan gerçekten sizi tatmin etmiyor...

Benden bu kadar, son karar yine sizin...

Sevgiler & Saygılar

9 Eylül 2013 Pazartesi

Water For Elephants

2011 ABD yapımı
Tür : Romantik, Dram
Süre : 120 dk
IMBd puanı : 6,9

Ben mi o treni seçtim, tren mi beni bilmiyorum ...

Bu filmi fragmanını izlemeye başladığım andan itibaren sevmiştim. Olaylar huzur evinde yaşayan bir adamın sirke gelmesi ile başlar. Bu yaşlı adam geçmişi ile yüzleşmeye başladıkça gençlikte yaşadığı o masalsı sirk günlerini hatırlamak onu eski ve güzel günlere götürecektir.

Jacob Jankowski (Robert Pattinson) veterinerlik fakültesinden mezun olmak için girdiği son sınavda ailesinin trafik kazasında öldüğünü öğrenir ve bu gelen haber ile tüm yaşamı bir anda değişir, mezun olamamıştır ve hiç parası, akrabası yoktur... Tam da bilinmeyen bir yolda ilerlerken bir sirk trenine rastlar, işte bu trene binmesi hayatının dönüm noktası olacaktır.

Jacob, bir şekilde kendini sirk sahibi August'a (Christoph Waltz) kanıtlar ve orada çalışmaya başlar. Yıldız gösterisinde yer alan atın hastalanması sebebi ile yeni bir fil aralarına katılır. Jacob'un veterinerlik okumuş olması onu bu dev gibi filin bakıcısı yapmaya yetecektir. Bu filin sirke dahil olması, onun August'un karısı Marlena (Reese Witherspoon) ile yakınlaşmasına sebep olacaktır. Aralarındaki çekim hiçbir şeyin karşılarında durmasına engel olamayacaktır.

Bence filmin sirk ortamında geçiyor olması doğal olarak farklı bir atmosfer yaratmış, bütün o hayvanlar, yıldız gösteriler, cambazlar bizim bildiğimiz duygusal film havalarından farklı bir tarafa sürüklüyor bizi.

 
Witherspoon, Marlena rolünde burnu büyük, kimse ile konuşmayan, patronun karısı tavırlarında gayet başarılı. Gösteri sırasında adeta bir yıldız gibi parlıyor. Bence rolünü sergilerken  gayet inandırıcı bir hal almış. Diğer taraftan bayanlar darılmasın bana ama ben Pattinson'u sizler kadar çekici bulmuyorum. Yani Alacakarlık serisini konusu sebebi ile beğendim ama görsellik, karizma, çekicilik tarafında benim için bir ilah asla olamaz. Bu filmdeki rolünde ise önce kendine güvensiz halleri sonra ise ne istediğin bilen duruşu onun üstüne tabiri caizse "cuk" gibi oturmuş. Ben her ikisini de beğendim...

Film gayet aydınlık bir çekime sahip, sıkılmanızı gerektirecek bir durum yok. Sadece olaylar ilk başta biraz ağır ilerliyor. Çoğu filmde olduğu gibi ikinci kısımda aksiyon başlıyor.

Filmin sonu ile ilgili fazla ipucu vermek istemiyorum ama beklentinizi karşılayacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Bir bakıma psikopat ve kendini tamamen başarılı olmaya adamış bir koca, içinde saklayamadığın bir aşk, mistik bir hayat. Tüm bunlar Marlena'nın, Jacob ile olan ilişkisini nasıl etkileyecek ? Yoksa August'a karşı gelemeyecek ve hayatının aşkını kayıp mı edecek ? İzleyin göreceksiniz :))

İyi seyirler :))

Sevgiler & Saygılar






5 Eylül 2013 Perşembe

When In Rome

2010 yılı İtalya-Abd  ortak yapımı
Tür : Romantik, Komedi
Süre : 91 dk
IMBd puanı : 5,3

Karşımızda gerçekten de romantik, komedi türünde bir film yer alıyor. Hem eğlenceli, hem sürükleyici, sonunda çıkacak sürprizi heyecanla bekliyorsunuz... Bence kesinlikle daha yüksek bir puanı hakkediyor bu film...

Filmdeki asıl kızımız Beth (Kristen Bell) kardeşinin düğünü için Roma'ya gider. Olaylı geçen düğün akşamının sonunda yalnızlık ve bir kaç kadeh sonrası değişen ruh hali ile Aşk Çeşmesi'ne "aşk" dilenerek atılan paraları toplar. İşte bu olay sonrası adeta lanetlenmiş gibi bu topladığı paraların sahibi kendilerini bilmez bir şekilde bir anda Beth'e aşık olurlar. Asıl oğlan (Josh Duhamel) ise tam da bu sırada olaya dahil olacaktır. Onun aşkı gerçek mi yoksa o da Beth'in topladığı paralardan birinin sahibi olarak lanetlenmiş bir kazazede midir ?

Film İtalya'nın o mistik ve sokakta yürürken bile adeta aşk kokan havasında çekilmiş. Yani ilaveten bir duygu yüklenmenize gerek yok seyrederken bile tarihi yerler sizi alıp götürüyor...

Filmdeki paraların sahibi olarak canlandırılan dört karakter de tamamen birbirinden farklı ve uç noktalarda. Bir ressam, bir model, bir sihirbaz ve bir iş adamı. Bu çeşitlilik insana seçim yapma zorluğu da yaratabilir tabi ki :))

Filmin sonunu merak ediyorsunuz aslında, yani Nick'in durumunu seyretmeyenler için açığa vurmayacağım tabi. Gerçek aşk mı yoksa sahte mi ? tam olarak anlamanız biraz zaman alıyor. Ben zaten kendini hemen açığa vuran filmleri sevmiyorum. Başından sonunu anlamak filmin heyecanını yitirmenize sebep oluyor. Bir yandan da hem romantik hem de komedi diyorsak çok negatif bir sonla karşılaşmayacağımızı hissediyoruz. Demiştim ya ben filmi beğendiğim için hiç olumsuz bir yanını görememiş de olabilirim :))

Oyunculara gelirsek ben Josh Duhamel'i ilk Cnbc-e deki ünlü dizilerden biri olan "Las Vegas" ile keşfetmiştim. Sevimli bir yüzü var ve çok kolay mimik yapabiliyor. Şekilden şekle giriyor resmen. Onu seyrederken hiç sıkılmıyorum. Aynı fikrimi bu filmdeki "Nick" rolü için de söyleyebilirim.  Kristen Bell ise adeta ışıldıyor. Genellikle oynadığı romantik-komedi tarzını çok iyi taşıdığını düşündüğüm bir oyuncu. Bell'in oynadığı 2013 yapımı "The Lifeguard" filmini seyretmek istediklerim arasına ekledim. İkilinin boy farkından doğan görsel bir uyuşmazlığı mevcut olsa da bu konuda tamamen suçlu Duhamel'dir :)) şaka bir yana gayet uyumlu bir çift olduklarını düşünüyorum.

Son olarak da size iyi seyirler diliyorum...

Sevgiler & Saygılar